ACIYA TUTUNMAK
Bugün sizinle son zamanlarda etrafımda çok olan insan hallerinden en çok göze batan; “Kızgınlık, Kırgınlık ve Acıya tutunmaktan” bahsetmek istiyorum.
Hadi, o zaman kızgınlık ile açılışımızı yapalım.
Kızgınlık, bir diğer adı ile öfkenin kelime anlamları karşılığı nedir?
Kızgınlık ya da öfke, insanların ve hayvanların algıladıkları bir tehdit veya hakaret karşısında sergiledikleri düşmanlık duygusudur. Tansiyon ve nabız yükselmesi, vücuttaki adrenalin ve noradrenalin düzeylerinin artış göstermesidir.
Birine kızdığınızı hayal edin, işte o an beyin artık işlevini kaybetmiş ve geri sayıma başlamıştır.
Geriye doğru gider de gider...
Hep deriz ya "Önce çocukluğuna inelim” amaç burada kişiyi hapseden korkularından arındırmaktır.
Kilit noktası olan çocukluğunda yaşanan travmaların günümüze etkisi!
Kızınca gözümüz hiç bir şeyi görmez.
O esnada bize sevgi sözcükleri sunan en masum insanı bile kırabiliriz.
Çünkü beyin kızmaya odaklanmıştır.
…ama aslında bu nedir biliyor musunuz?
Bilinçaltımızın bizi çekmesi…
İşte şimdi çocukluk dönemimize geldik.
Geçmişte kızgınlıkla etrafımızda dolaşan kişilerin bize verdiği tepkileri şuanda bizde etrafımıza veriyoruz.
Bilinçaltımız bizi esir aldı!
Peki, bu durumun önüne nasıl geçeriz?
Çok basit yollarla ben kendimi telkin ediyorum.
Kızgın olduğum ortamdan hemen uzaklaşıyorum.
Bir bardak su içip, sakin bir ortama geçiyorum oturma pozisyonu alıp hatta uzanma şansım varsa hemen başımın altında bir yastık alıp gözlerimizi kapatıyorum…
Kendimi en çok mutlu hissettiğim anı hayal ediyorum.
Genelde çocukluk yaşlarımda sokaklarda güle oynaya oynadığım anlar gelir gözümün önüne.
Derin derin nefes alıp yavaş yavaş verirken anılarda yaşamak bana o anki tüm stresimi unutturuyor.
Çok fazla zaman değil, sadece on dakika, bizi esir eden o bilinçaltımızdan kurtarmaya yetecektir.
Kızgın olduğumuz durumu unutup kendimizi sakinleştirip kızgınlığımızın derecesini düşürmüş oluruz böylece.
Kesinlikle tavsiye ederim.
Kırgınlık ise her ne kadar kızgınlıkla karıştırılsa da ya da aynı gibi hissedilse de çok farklıdır.
“İnsan sevdiğine kırılır” derler ya işte tam da öyle. Senin yüreğini kıran sadece senin sevdiğin, kıymet verdiğin kişidir.
O zaman sevdiğin kişi seni kırıyorsa, neden bunu kötü bir durum olarak algılarsın ki?
Bırak kırsın.
O zaten kırılmış ki etrafındakileri kırıyor, sen de ona aynı şekilde yaklaşırsan yapacağın tek şey kendine zarar vermek olur.
Elbette burada kırıp dökmekten kasıt, şiddet değil!
Manevi anlamda kırıp dökmekten, rahatlayıp, geniş olmakla eşdeğer durumdan bahsediyorum.
Mutlu gününü zehir etmek, etrafındakileri negatif enerjinle ittirmektir. Onun sana verdiği zararı senin de sevdiklerine vermektir.
Sen mutlu olmayı seç. Kırma ve kırılma…
Hep söylediğim bir şey vardır; “ Gülümse hayata, ömrün daha uzun olur”
Acı duymakta bunun tam tersi değil midir?
Sorarım size; “Gülümsemek ömrü uzatıyorsa o zaman acı çekmek de ömrü kısaltmıyor mu?”
Peki, o zaman neden acılarımıza tutunuruz? Neden mutlu anlarımızı hatırlamak dururken kötü anları hatırlayıp da kendimizi üzeriz? Enerjimizi çalmasına, ömrümüzden almasına izin veririz?
Sevgili dostlarım, kızgınlık, kırgınlık ve acıya tutunmak hayatımızı yer bitirir…
Enerjimizi çalar.
Bizi sevmekten alıkoyar.
Uzak duralım!
Leo Buscaglio, ne demiş; “ Kızgınlık, kırgınlık ya da acıya tutunmayın. Enerjinizi çalarlar ve sizi sevmekten alıkoyarlar”
Çok doğru söylüyor. Bu durumların her hangi biri ile karşılaştığımızda yapmamız gereken en güzel şey, daha önce de söylediğim gibi, bir bardak su içip, başımızın altına hafif bir yükselti yaparak, sırtımız yere gelecek şekilde uzanmak ve gözlerimizi kapatıp bilinçaltımıza esir olmadan yaşadığımız en güzel ana gidip orada kısa bir gezinti yapmaktır.
Tekrar gözlerinizi açtığınızda emin olun, on dakika önceki haliniz ile şimdiki haliniz arasında dağlar kadar fark olacaktır.
Sevgi ve sağlıkla kalın.
Esra Akgün





