Zamana yenik düşen en kıymetli değerlerimizden biriyle karşınızdayım.
Mektup.

Bir kişinin geride bırakabileceği en değerli hazine…
Başka hiçbir şeyi hareket ettirmeden yüreği başka bir yere gönderebilmenin en güzel yolu.
İç yalnızlığın en şifalı dostu.
Zaman içerisinde sosyal ağlar e posta ya da telekomünikasyon gibi hızlı iletişim araçlarının yanında varlık mücadelesini kaybeden mektubun bizden götürdüğü değerlerin farkına bile varamıyoruz.
Hangi iletişim aracı ana baba yar kokusunu binlerce kilometre mesafeye taşıyabilir. Yüreği kalemle seviştirip içimizde büyüttüğümüz hisleri harf harf motiflerken o hisleri zerre kayba uğratmadan bekleyenin yüreğine işleyebilecek bir başka araç var mıdır?
Yalnızlığımızı paylaştığımız satırları yazarken büyülenmiş bir yürek atışı ve inanılmaz bir heyecanla dokunduğumuz kağıda farkında dahi olmadan tenimizin kokusunu işlerken duyduğumuz haz, muhatabının o satırları okurken hissedeceği hazla birleştiğinde sevgi bütün katmanları ile birlikte yüzlerce kez daha büyümez mi?
Bir memleketi başka bir diyara taşıyan zarf açıldığında satırlar arasında dolaşma esnasında o memleketin taşı, toprağı, havası, suyu ve hararetli hasreti okuyanı bulunduğu yerden alıp olmak istediği yere götürmez mi?
Askerdeki evladından gelen mektupla dünyaya yeniden gelmiş kadar sevinen bir ananın mutluluğunu sağlayabilecek bir başka olgu var mıdır?
Bu örnekleri çok daha fazla çoğaltabiliriz.
Mektubu diğer iletişim araçlarından ayıran bir diğer güzellik daha vardır.
Devamlılık!
Mektubun en büyük cazibesi de budur belki de. Kıymet verilen elden çıkmış bir mektubu ya cebimizde ya da koynumuzda taşıyarak an olsun yanımızdan ayırmaz onlarca belki yüzlerce kez okuyarak o inanılmaz hissiyatı istediğimiz her an yeniden yaşayabiliriz.
Zamanın getirdiği teknolojik iletişim sistemleri mektubu öldürmüş tür evet. Ama aynı mektup hiç kimseye duyulmadan zaman denilen kavramı yenmeyi başarabilen tek olgudur. Hemen örnekleyelim.
Annesi ya da babası ya da sevdiği kişiden mektup alan bir kişinin bunu sakladığını ‘ki bunu yapmayanımız yoktur’ ve mektubu yazan kişinin ölümünden yirmi otuz sene sonra bu mektubu eline alıp yeniden okuduğunu düşünün. O satırlar arasında dolaşırken hayattan yıllar önce göçmüş olan muhatabı ve o kişiyle yaşadıkları bir bir gözünün önüne gelmez mi?
O mektup okuyanı otuz sene öncesine götürüp o anı yeniden yaşatmaz mı?
İşte mektubun zamanı yenebilmesi tam burada vuku buluyor.
Mektup zamanı yenebiliyor üstelik hayattan göçmüş olan yazanı bir süreliğine de olsa sevdiğinin yüreğinde canlandırabiliyor.
Mektubun varoluş mücadelesini kaybetmesi aslında bize verilen en büyük cezalardan biridir ve ne yazık ki biz hala bunun farkında değiliz.
“Düşmanlarınıza daima kızgın mektuplar yazın. Asla postalamayın.”
James Fallows bu sözünde mektubun en büyük dostumuz ve dert ortağımız olduğunu ne güzel anlatıyor. İçinizdeki bütün öfkenizi mektuba aktarın ama asla postalamayın. Sonrasında o kızgınlığınızın şiddetini kaybettiğini göreceksiniz. Burada da mektubun düşüncelerimizin üzerindeki rahatlatıcı etkisini görmekteyiz.
Mektup aynı zamanda biriktirdiğimiz anıların en güçlü koruyucusudur. Aklımıza düştüğü an o güzellikleri bize yeniden yaşatmaktan asla vazgeçmez.
Sevgiliye ağlayarak yazılan bir mektubun üzerine damlamış birkaç damla gözyaşının etkisini başka hangi nesne de bulabilirsiniz?
Aşığın mektubun sonunda kondurduğu dudak izini anlatabilecek yada kullandığı parfümünden birkaç damla damlatarak yar kokusunu sevgiliye taşıyabilecek işaret yada teknolojik gereçler var mı ki?
Sevdalı bir mektubun ucunun hafiften yakılması aşkın en saf hallerinden biri değil midir?
Ya zarfın üzerindeki o minik yanığı görerek bir aşka aracılık ettiği gerçeğiyle karşılaşan postacının o mektubu muhatabına ulaştırırken ki heyecanına ne demeli?
Ya beklemek.
Mektup beklemek iki tarafı da inanılmaz bir özlem de tutmaz mı?
Tarihin her döneminde hemen herkesin kullandığı mektup savaşlar çıkarmış ülkeler yıkmış imparatorluklar kurmuştur. Ama bu düşmanlıkları bitirende yine mektup olmuştur.
Ya şairler.
Sevgiliye mektup yazmayan bir şair gördünüz mü?
Mektubu şiirle süsleyip yar kucağına düşüren şairlerimizin zaman içerisinde kaybolan bütün güzellikleri bu mektuplarla tarihini çok ileri safhalarına taşınmasına aracılık edebilecek başka ne var ki?
Bilinmeyen tarihi öğrenmemizdeki en büyük kaynak da mektuptur.
Şöyle düşünelim. Birkaç yüzyıl önce yazılmış bir mektup okunabildiğinde o dönem hakkında en gerçek bilgiyi kullanıma sunar. Yani mektup tarih içerisinde bilgi akışını da en iyi dengeleyen unsurdur.
Bazen küçük bir kâğıda, bazen bir hayvan derisi üzerine, bazen de taşlara çivileme tekniğiyle tarihin ilerisine yazılan mektuplardır bize en gerçeği öğreten.
Bu güzelliği kaybetmiş olmak ne kadar acı.
Şimdi bir kâğıt kalem alıp birer mektup yazarak içimizi en sevdiğimize ulaştırmaya çalışalım. İnsanlık üzerinde inanılmaz güzelliklere imza atan mektubu yeniden yaşatalım özellikle genç kuşağımıza bu büyük mirası hediye edelim.
Var mısınız?
Ömer YAZICI
Mektup.

Bir kişinin geride bırakabileceği en değerli hazine…
Başka hiçbir şeyi hareket ettirmeden yüreği başka bir yere gönderebilmenin en güzel yolu.
İç yalnızlığın en şifalı dostu.
Zaman içerisinde sosyal ağlar e posta ya da telekomünikasyon gibi hızlı iletişim araçlarının yanında varlık mücadelesini kaybeden mektubun bizden götürdüğü değerlerin farkına bile varamıyoruz.
Hangi iletişim aracı ana baba yar kokusunu binlerce kilometre mesafeye taşıyabilir. Yüreği kalemle seviştirip içimizde büyüttüğümüz hisleri harf harf motiflerken o hisleri zerre kayba uğratmadan bekleyenin yüreğine işleyebilecek bir başka araç var mıdır?
Yalnızlığımızı paylaştığımız satırları yazarken büyülenmiş bir yürek atışı ve inanılmaz bir heyecanla dokunduğumuz kağıda farkında dahi olmadan tenimizin kokusunu işlerken duyduğumuz haz, muhatabının o satırları okurken hissedeceği hazla birleştiğinde sevgi bütün katmanları ile birlikte yüzlerce kez daha büyümez mi?
Bir memleketi başka bir diyara taşıyan zarf açıldığında satırlar arasında dolaşma esnasında o memleketin taşı, toprağı, havası, suyu ve hararetli hasreti okuyanı bulunduğu yerden alıp olmak istediği yere götürmez mi?
Askerdeki evladından gelen mektupla dünyaya yeniden gelmiş kadar sevinen bir ananın mutluluğunu sağlayabilecek bir başka olgu var mıdır?
Bu örnekleri çok daha fazla çoğaltabiliriz.
Mektubu diğer iletişim araçlarından ayıran bir diğer güzellik daha vardır.
Devamlılık!
Mektubun en büyük cazibesi de budur belki de. Kıymet verilen elden çıkmış bir mektubu ya cebimizde ya da koynumuzda taşıyarak an olsun yanımızdan ayırmaz onlarca belki yüzlerce kez okuyarak o inanılmaz hissiyatı istediğimiz her an yeniden yaşayabiliriz.
Zamanın getirdiği teknolojik iletişim sistemleri mektubu öldürmüş tür evet. Ama aynı mektup hiç kimseye duyulmadan zaman denilen kavramı yenmeyi başarabilen tek olgudur. Hemen örnekleyelim.
Annesi ya da babası ya da sevdiği kişiden mektup alan bir kişinin bunu sakladığını ‘ki bunu yapmayanımız yoktur’ ve mektubu yazan kişinin ölümünden yirmi otuz sene sonra bu mektubu eline alıp yeniden okuduğunu düşünün. O satırlar arasında dolaşırken hayattan yıllar önce göçmüş olan muhatabı ve o kişiyle yaşadıkları bir bir gözünün önüne gelmez mi?
O mektup okuyanı otuz sene öncesine götürüp o anı yeniden yaşatmaz mı?
İşte mektubun zamanı yenebilmesi tam burada vuku buluyor.
Mektup zamanı yenebiliyor üstelik hayattan göçmüş olan yazanı bir süreliğine de olsa sevdiğinin yüreğinde canlandırabiliyor.
Mektubun varoluş mücadelesini kaybetmesi aslında bize verilen en büyük cezalardan biridir ve ne yazık ki biz hala bunun farkında değiliz.
“Düşmanlarınıza daima kızgın mektuplar yazın. Asla postalamayın.”
James Fallows bu sözünde mektubun en büyük dostumuz ve dert ortağımız olduğunu ne güzel anlatıyor. İçinizdeki bütün öfkenizi mektuba aktarın ama asla postalamayın. Sonrasında o kızgınlığınızın şiddetini kaybettiğini göreceksiniz. Burada da mektubun düşüncelerimizin üzerindeki rahatlatıcı etkisini görmekteyiz.
Mektup aynı zamanda biriktirdiğimiz anıların en güçlü koruyucusudur. Aklımıza düştüğü an o güzellikleri bize yeniden yaşatmaktan asla vazgeçmez.
Sevgiliye ağlayarak yazılan bir mektubun üzerine damlamış birkaç damla gözyaşının etkisini başka hangi nesne de bulabilirsiniz?
Aşığın mektubun sonunda kondurduğu dudak izini anlatabilecek yada kullandığı parfümünden birkaç damla damlatarak yar kokusunu sevgiliye taşıyabilecek işaret yada teknolojik gereçler var mı ki?
Sevdalı bir mektubun ucunun hafiften yakılması aşkın en saf hallerinden biri değil midir?
Ya zarfın üzerindeki o minik yanığı görerek bir aşka aracılık ettiği gerçeğiyle karşılaşan postacının o mektubu muhatabına ulaştırırken ki heyecanına ne demeli?
Ya beklemek.
Mektup beklemek iki tarafı da inanılmaz bir özlem de tutmaz mı?
Tarihin her döneminde hemen herkesin kullandığı mektup savaşlar çıkarmış ülkeler yıkmış imparatorluklar kurmuştur. Ama bu düşmanlıkları bitirende yine mektup olmuştur.
Ya şairler.
Sevgiliye mektup yazmayan bir şair gördünüz mü?
Mektubu şiirle süsleyip yar kucağına düşüren şairlerimizin zaman içerisinde kaybolan bütün güzellikleri bu mektuplarla tarihini çok ileri safhalarına taşınmasına aracılık edebilecek başka ne var ki?
Bilinmeyen tarihi öğrenmemizdeki en büyük kaynak da mektuptur.
Şöyle düşünelim. Birkaç yüzyıl önce yazılmış bir mektup okunabildiğinde o dönem hakkında en gerçek bilgiyi kullanıma sunar. Yani mektup tarih içerisinde bilgi akışını da en iyi dengeleyen unsurdur.
Bazen küçük bir kâğıda, bazen bir hayvan derisi üzerine, bazen de taşlara çivileme tekniğiyle tarihin ilerisine yazılan mektuplardır bize en gerçeği öğreten.
Bu güzelliği kaybetmiş olmak ne kadar acı.
Şimdi bir kâğıt kalem alıp birer mektup yazarak içimizi en sevdiğimize ulaştırmaya çalışalım. İnsanlık üzerinde inanılmaz güzelliklere imza atan mektubu yeniden yaşatalım özellikle genç kuşağımıza bu büyük mirası hediye edelim.
Var mısınız?
Ömer YAZICI









