Geçtiğimiz günlerde, her cümlenin altını çizmek istediğim ve her kelimesini hafızama kazıdığım çok özel bir kitap okudum.
Bir kadının hayatta var olma mücadelesinden tutun da, sevgi, aşk, aile kavramlarını en derininden yaşatan, bunun yanında bize “Ada Hayatını” her yönü ile anlatmaya çalışan, güzel bir kitap.
Geçmişten gelen korkularımızla yüzleştiğimiz, “artık bitti” dediğimiz anda bile okuyucusuna bir umut vaat eden ve bu umuda tutunarak hayata tekrar ama daha güçlü ellerle sarılmak için okuyucuyu yüreğinin en derinine yolculuğa çıkaran özel bir kitap.
Yazar Buket Sunar’ın kaleme almış olduğu “Alaz” romanı, “hayatın olağan akışının dışında gelişen olayları, bir kadının hayatta var olmak salt fizik kurallarıyla açıklanamaz, asıl var oluş değerler, ilkeler ve sevgidir. Bu olgular varsa varız.” Dediği ve bunu okuyucusuna hissettiren bir kitap.

Alaz, Bir Ada Vapuru Hikâyesi…
1. E.A.: Buket Hanım, ben sizi “Alaz, Bir Ada Vapuru Hikayesi” kitabınız ile tanıdım, kitabınızın her satırı beni büyüledi. Sizinle sanki yıllardır tanışıyormuş gibi hissediyorum. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
B.S.: Sevgili Esra Hanım, bugün sizinle yaptığımız telefon görüşmesinde, ben size “sizi daha önceden tanıyormuşum gibi hissediyorum” dediğimde, siz de bana; “Benim ilk sorumda bende size aynı şeyi söylüyorum,” dediniz. Bende size çok duygulanarak; “Bazı ruhlar birbirine evvelden aşinadır,” dedim. Bu günün güzel konuşmasıydı. Şimdi soruyu görünce çok mutlu oldum.
Bana gelince Heybeliada doğumlu ve bu ada da okuyup, büyümüş, sonra hayatın beni götürdüğü yerlerde başka hayatlar yaşamış biriyim. Bu özel hayat dediğimiz kısmı ama yazar olan Buket der ki, “herkesin bir bilinen hayatı, bir de derinlerde içinde yaşadığı bir hayatı vardır. Ve aynı zamanda içimizde bir sürü BEN vardır.” Bazısını tanımıyoruz veya tanımak istemiyoruz. Bazılarını saklıyoruz, kendimizden ve herkesten. İşte bu “BEN”ler o kadar çok ki, ben de kendimde ve çevremde yakaladığım “BEN”leri yazdım ve daha birçok "BEN” yazabilirim.
Sonuçta yazar olan Buket ve resim sanatına gönül veren Buket hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışan içinizden biri. Bazen yorulan ama vaz geçmeyen bir insan. Bildiklerini, öğrendiklerinle harmanlayıp hayal dünyasında yeni hayatlar yaratan bir BEN…
2. E.A.: “Alaz, Bir Ada Vapuru Hikayesi” kitabınız için “Alaz’ın öyküsü, aşkın anatomisi, Adalıların o muntazam yaşantısının panoramik hikayesidir, bu kitap.” demişsiniz. Kitabınızın konusundan bahseder misiniz?
B.S.: Alaz, insan ruhundaki dayanıklılığın, içsel mücadelenin hikayesidir! Her adalı gibi izole bir hayat yaşayan, tanıştığı yeni dünyada bocalayan, kendini tanımaya çalışırken hayatına giren insanlarla yok saydığı travmalarını fark edip kendini arayan, kat ettiği yollarda güçlüklerle karşılaşan ve bunları kabullenerek hayat yürüyüşüne devam eden ve o yürüyüşte onu o yapan herkesi ve her şeyi sahiplenerek, mutluluğun bir varış değil, bir devam ediş olduğunu algılayan bir ada insanı. Ve bu yürüyüşte Paşabahçe Vapuru Alaz’ın hayatının anlatıcısı…
3. E.A.: Alaz, basılı ilk kitabınız. Ben okurken adeta büyülendim. Kitaptaki karakterleri tek tek tanıyor gibiyim. Bu hissi okuyucuya yaşatmak zordur. Özellikle de ilk kitaplarda. Bunu nasıl başardınız?
B.S.: “Bazı şeyler okunsun diye değil, dokunsun diye yazılır,” der Alman edebiyatçı Kafka. Ben de dokunabildimse ne mutlu…

Yazmak ilginç bir yolculuk. Ben bu yolculukta kahramanlarımla tanışıyorum ve hepsi gerçek oluyor. Onları seviyorum, hiç birini ayırt etmiyorum. Hepsi masum, hepsi hatalı ve hepsi başarabildikleriyle var. Tıpkı gerçek insanlar gibi. Biz bu karakterleri tanıyoruz zaten. Ben sadece size onları anlatıyorum.
4. E.A.: Kitabınızı okurken bir an sizi hayal etmiştim. “ Acılar yaşamış ama hayata sevgi ile bakan, gülümseyen, güçlü bir kadın” görüntüsü gözlerimin önünde belirmişti. Kitabın içerisindeki kadın karakterinin bende bıraktığı izlerden kaynaklı da olabilir. Şimdi de size baktığımda hayalimdeki gibi görüyorum. Siz aynaya baktığınızda kendinizi nasıl görüyorsunuz?
B.S.: Bu soru çok zor. Aynaya bakmak ilginçtir. Bazen aceleyle bakarsınız ve işte orada anlık siz varsınızdır ama bazen gözlerinize bakarsınız, göz renginizin ayrımına varırsınız. Yıllar geçtikçe kendinize yabancılaşırsınız. “Ben kimim!” dersiniz…
Asıl sorunun yanıtı şu ki, yalnızlığı içinde yaşarken güçlenmiş, her güçlenme öncesi kaç defa dibe vurmuş ama en önemlisi bunları ayrımsayıp hayatının değeri olarak görmüş bir insanım, diyelim.
Sevgili Esra, benim için yaptığın güzel yorumunda beni nasıl mutlu ettiğini söylemeden geçmemeliyim.
5. E.A.: Kitabınızda da bahsettiğiniz gibi adada yaşamak zor iştir. Güzelliklerinin yanında birçok zorluğu da vardır ama siz ada hayatını çok seviyorsunuz ve uzun zamandır Heybeliada’da yaşıyorsunuz. Kitabınızı henüz okumayanlar için bize ada hayatından bahseder misiniz?
B.S.: Ada hayatı cezbedicidir ama uzaktan! İnsanlar sizi şanslı görür. Adada yaşamayı birçok insan dener ama çoğu dayanamaz. Zordur adada yaşamak, gönüllü tutsak olmak, gibi de diyebiliriz.
Ada bir hayat tarzıdır, mıknatıs gibi çeker kendine. Doğduğunuz andan itibaren havasına ve tuzlu suyuna bulandınız mı, vazgeçemezsiniz. Prens adaları asırlarca sürgün adalarıdır. Hayat basittir adada, dinlerin ve insanların kardeşçe var olduğu yerdir adalar.
Maviyle yeşilin buluştuğu, ara sokaklarında vapurların dolaştığı bir rüya âlemidir. Çok kültürlülüğün ve benim de bunun mensubu olduğum bir yaşam biçimidir. Hiç İstanbul’u görmeyen adalılar vardır bilir misiniz?
O kadar hiç bir şeye ihtiyaç duymazsınız adada yaşarken.
6. E.A.: Alaz, ilk kitabınız yazım süreci de epey uzun sürmüş. Daha önce de dediğim gibi kaleminiz büyüleyici. Devamı gelecek mi?
B.S.: Evet, sevgili Esra; Alaz, yayınlanan ilk kitabım. Yaklaşık on yılımı aldı. Yayınlamakla yok etmek arasında gel gitlerim oldu. Sonunda bir gün Hemingway için yapılan bir derlemeyi okudum. Şöyle diyordu Hemingway; “Eğer kitabınızı okuduklarında bu sizin hayatınız mı diye soruyorlarsa, doğru yoldasınızdır…” Bu beni cesaretlendirdi ve yayınlatma kararı aldım.
Bu arada yeni kitap yolda. Yine bir ada hikâyesi. Ada hayatını yaşayan insanları anlatmak istiyorum. Çünkü bu farklı bir hayat. Ada insanı diye bir kavram var. Yalnız, kalabalığı sevmeyen, olduğu gibi, birbirlerini devamlı gördüklerinden usta bir görmezden gelme sanatçısı ama bir sorun anında (yangın gibi) anında bütün olan insanlardır adalılar.
Yaşar Kemal’in Ege adalarını anlattığı kadar iyi anlatamasam da, “Prens Adaları”da benim adalarım ve anlatmalıyım. Gelecek nesillere armağan olsun istiyorum.
7. E.A.: Anladığım kadarıyla, yazmak mesele değil ama yazılanı okuyucu ile buluşturmak epey yorucu. Bu konudaki düşüncenizi öğrenebilir miyiz?
B.S.: Evet en can alıcı nokta bu galiba. Çaresiz hissettiğiniz çok an oluyor. Bazen kalabalık bir ortamda bakıyorum ne çok insan var ama bu insanlara kitabınızı ulaştıramıyorsunuz.
Edebiyat alanında veya topluma daha rahat ulaşan insanlara kitabınızı gönderiyorsunuz ya da yazıyorsunuz, bir kaç kişiyi tabi ki ayrı tutuyorum ama maalesef diyeceğim ilgilenmiyorlar daha doğrusu yok sayıyorlar. Bu arada sizin hakkınızı teslim etmem gerekir beni içtenlikle destekliyorsunuz. Maddi güç yadsınamaz ve büyük bir çaba gerekiyor.
Sonuçta bu roman benden çıktı artık herkesin. Umarım bir değeri hak ediyordur ve o değeri bulur.
8. E.A.: Kitap yazmak isteyen gençlerimize, tavsiyeleriniz ne olur?
B.S.: Gençlerin, okumanın keyfine varmalarını diliyorum. Böylece hayatı yorumlamayı öğrenebilirler. Herkesin bir şeyler yazmak istediği zamanlar vardır ama bunu nasıl yapacaklarını bilemezler. Çünkü bu yazma isteğini hayata geçirmenin yolunun, okuyarak kendilerini beslemek gerektiğini bilememeleridir.
Ama şunu da unutmamak gerekir ki sanatın her dalı yetenek ister ve bunun da okulu yoktur. İçinizde varsa vardır ve uygun ortamı bulduğunda hayata geçecektir. Siz bir çaba göstermezseniz de beyniniz durmaz, o kayıttadır. Sizin için bilgi biriktirir.
Gençler hep denemelidir, vazgeçmek onlar için bir seçenek olmamalıdır.
Sevgili Buket Sunar, sizi yakından tanımak keyifliydi. Güzel sohbet eşliğinde geçen röportaj için teşekkür ederim. Sevgiyle kalın…
Yazarın Notu; Her gün yeni bir gündür ve ne demiş, Şems-i Tebrizi ve Mevlana; “Kahverengi dallarda pembe çiçekler açtığına göre umutsuzluğa gerek yoktur.”
Sevgi ve saygılarımla…



































