Yaz aylarının en korkutucu ve en ürkütücü olaylarından biri hiç şüphesiz orman yangınlarıdır. Doğanın yok oluşuna, sayısız canlının yaşamını yitirmesine göz göre göre tanıklık etmek; yükselen feryatları duymak ve o acıyı hissetmek, hafızalardan silinmeyecek izler bırakmaktadır.
Bir söz vardır: "Cumanın gelişi perşembeden bellidir." Aslında orman yangınlarının gelişini de doğanın bize verdiği işaretlerden anlamak mümkündür. Kış ve bahar aylarında bol yağışlarla yeşeren doğa, yaz aylarında kuruyan otlar ve bitki örtüsüyle birlikte büyük bir tehlikeye dönüşebilmektedir. Bu durum adeta felakete davetiye çıkarmaktadır.
Ne yazık ki yetkililerin bu konuda yeterli önleyici çalışma yapmadığı yönündeki eleştiriler her geçen yıl artmaktadır. Bilime ve akla dayalı önlemler yerine, yalnızca klasik yöntemlere başvurulması sorgulanmaktadır. "Ormanlarda piknik yapılmasın", "ormanlara giriş çıkışlar yasaklansın" gibi tedbirler elbette önemlidir; ancak çözüm sadece bunlardan ibaret değildir.
Yaz başında kuruyan otların biçilmesi, orman çevrelerinin düzenli olarak temizlenmesi ve yangın riskini artıran unsurların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu mesele yalnızca bir kurumun değil, milli birlik ve beraberlik anlayışıyla ele alınması gereken bir ülke meselesidir. Çünkü doğanın korunması, aslında insanlığın geleceğinin korunması demektir.
Yangınlar sırasında yaşanan yetersiz müdahaleler, ekiplerin geç ulaşması ve sorumluluk tartışmaları da toplum vicdanını yaralamaktadır.
Belediyelerin mi, yoksa Orman Bakanlığı'nın mı sorumlu olduğu yönündeki tartışmalarla gündemi meşgul etmek yerine, asıl yapılması gereken yangın çıkmadan önce tedbir almak; olası bir yangın durumunda ise hızlı ve etkin müdahaleyi sağlayacak sistemi kurmaktır.
Yıllardır tartışılan bir başka konu da ağaçlandırma politikalarıdır. Çam ağaçlarının yerine veya onların yanında, yangına karşı daha dayanıklı türlerin değerlendirilmesi neden daha ciddi biçimde ele alınmıyor? Örneğin zeytin ağaçları; hem ekonomik katkı sağlayabilecek hem de yangına karşı daha dirençli özellikleriyle dikkate alınabilecek önemli bir alternatiftir.
Bir zamanlar "Ege'nin dağlarından yağ, ovalarından bal akar" denilirdi. Bu sözün sadece bir söylem olarak kalmaması, bereketli topraklarımızın ve doğal zenginliklerimizin korunarak gelecek nesillere aktarılması en büyük dileğimizdir.
Unutmayalım; doğayı korumak bir tercih değil, asli görevimizdir. Ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret değildir. Onlar nefesimiz, geleceğimiz ve ortak mirasımızdır.
Bir sonraki yazımızda buluşmak dileğiyle…
Kalın sağlıcakla.




































